Acemoğlu ve Robinson'ın "Dar Koridor" kitabı, modern devletlerin karşı karşıya kaldığı en temel sorunu inceliyor: Devlet ve toplum arasındaki güç dengesi nasıl kurulmalı?
Acemoğlu ve James Robinson'ın 2012'de yazdıkları "Ulusların Düşüşü" (Why Nations Fail) kitabının ardından, 2019'da yazdıkları "Dar Koridor" (The Narrow Corridor) kitabı aslında bir devam kitabı gibi. Birinci kitapta eksik bıraktıkları ya da tam anlamıyla göremedikleri noktaları ikinci kitapta görmek ve doldurmak için hamle yapmışlar hissi uyandırıyor okurken ve bunun çok başarılı bir çaba olduğunu da söylemek lazım. İlk kitapta daha çok refahın bazı ülkeler ve medeniyetler tarafından sahip olunan ve diğerleri tarafından sahip olunamayan bir şey olmasının kökenini araştırıyorlar. Bu soruya verdikleri yanıtı basitçe içerici ve dışlayıcı kurumlara sahip olan medeniyetler ve ülkeler ayrımı üzerinden formüle etmeye çalışıyorlar.
Bu formül ne demek istediklerini anlatmaya yetmekle birlikte, sürecin tamamını anlatmakta oldukça yetersiz kalıyor. Çünkü bir aç-kapa düğmesi gibi, bu tip kurumlara sahip olan ve olmayan ülkelerin refaha sahip olup olmamalarını gerekçelendirmek, aslında tarihsel süreci görmezden gelmek anlamına geliyordu. Bu kitapta ise daha çok sürece odaklanıyorlar ve süreci sadece bir ekonomi tarihçisi gözüyle değil, aynı zamanda bir siyaset bilimcisi, sosyolog, etnograf, hatta antropolog olarak görmeye çalışıyorlar.
Refah, Özgürlük ve Demokrasi Sacayağı
İlkinde daha çok refaha odaklanmışken, bu kitapta bir sacayağı kuruyorlar: refahın yanına özgürlük ve demokrasiyi de ekliyorlar. Bu sacayağının varlığı yokluğunu daha fazla dert ediniyorlar. Her iki kitabın da çıkış noktası, bugüne kadar sosyal bilimlerin "Neden bazı ülkelerde özgürlük, demokrasi ve refah varken diğerlerinde yok?" sorusuna verdikleri yanıtların bir eleştirisi. Eleştiri son derece haklı, çünkü bugüne kadar verilen yanıtlar bizim Türkçe'de daha çok "… kaderdir" parantezinde dillendirdiğimiz yanıtlar: "Coğrafya kaderdir", "kültür kaderdir", "tarih kaderdir", "teknolojiye sahip olup olmamak bir kaderdir", ya da "bir ülkenin, bir medeniyetin karizmatik bir lidere, bir lider kültürüne sahip olup olmaması kaderdir" diye açıkladığımız tezler.
Devlet ve Toplum Arasındaki Mücadele
Acemoğlu ve Robinson’un temel tezlerini şunun üzerinde kurdukları söylenebilir: Bir tarafta devlet, diğer tarafta ise toplum. İnsanlık tarihi bu ikisinin arasındaki mücadele ile devam ediyor. Yani bir taraftan devlet yapısının, devlet aygıtının insanlar ve toplumlar üzerinde kurmaya çalıştığı mutlak hakimiyet, diğer tarafta ise insanların ve toplumların devletin onların üstünde hakimiyet kuramasın diye verdikleri savaş. Devlet otoritesini reddetmeleri. Bütün tarih bu ikisi arasındaki çatışma ile şekilleniyor.
Bu çatışmayı, devlet lehine kazanan coğrafyalarda ve kültürlerde neler olduğuna baktığımız zaman, bunu gözümüzde canlandırmak açısından bugünkü Çin örneği çok değerli. Çin geleneği bu savaşın devlet lehine yeni kazanıldığı bir coğrafya değil - yaklaşık 2500 yıldır Çin bu şekilde yönetiliyor. Bugün ulaştığı noktada ise Çin mutlak devlet egemenliği noktasına her zamankinden daha yakın.
Otorite Boşluğu ve "Norm Kafesi"
Bazı bakış açılarına göre devlet aygıtının ortadan kalkması, toplumların, insanların, halkların birbirleriyle kolaylıkla anlaşıp devletsiz bir toplum yapısını daha yaşanır, daha insani bir şekilde devam ettirebilecekleri düşüncesini savlar. Fakat yapılan inceleme ve araştırmalar, tarihsel olarak bunun çok da böyle olmadığını gösteriyor. İncelemeye bugünün dünyasından başlamak gerekirse, bu tip toplumlara örnek verebileceğimiz ülkelerin Yemen, Afganistan gibi ülkeler olduğunu söylemek mümkün.
Peki yaşanan otorite boşluğunu ne dolduruyor? Çok sevdiğim bir hocamın söylediği gibi "Doğa boşluk kabul etmiyor" ve otorite boşluğunu derhal başka güçler tarafından dolduruluyor. Kabileler, aşiretler, belli çıkar grupları buralarda devletin yerine getiremediği fonksiyonu, üstlenemediği rolleri üstleniyor.
Cage of Norms (norm kafesi) denilen bu yapıda kurallar ve gelenek-görenekler yapıları itibariyle değişime açık değiller. Yani Tiv kabilesinde bundan yüz yıl sonra da yaşlılar gençlere göre hiyerarşik olarak bir üstünlüğe sahip olacaklar ve kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olması gibi bir şey teklif dahi edilemeyecek.
Dar Koridor ve Batı Demokrasisi
İnsanlığın ali çıkarları için bu kadar merkezi olduğunu çok farklı, tarih, kültür ve coğrafyalarda gördüğümüz demokrasi, refah ve özgürlük üçlemesine sahip olmak ya da olmamak bir kader mi? Elbette değil. Bu bazı medeniyetlere, bazı kültürlere bahşedilmiş bir ödül de değil, fakat buna ulaşmak için bir evrimsel yoldan geçmek gerekiyor. Tarihin bu anında bu evrimsel yoldan en başarılı biçimde geçenin Batı demokrasisi olduğunu görüyoruz.
Aslında kitabın ana tezinin dayandığı nokta da tam olarak bu: Devletle toplum arasında, yani yukarıdan aşağıya yönetme iradesiyle, aşağıdan yukarı yönetme iradesi arasındaki mücadelenin bir dengesini bulduğunu ve bu dengenin devlet lehine ve toplum lehine gidebilecek tarih akışının tam ortasında, en hızlı ilerleme ivmesine sahip olan dar bir koridor açtığını söylüyorlar.
Demokrasi Krizi ve Gelecek
Acemoğlu ve Robinson'un kurduğu modeller demokrasinin bizim için yaşamsal bir öneme sahip olduğu konusundaki şüpheyi ortadan kaldırmak için oldukça kullanışlı. Dünyadaki demokratikleşme dürtüsü o kadar güçlü ki; 1960'lardan dünya ülkelerinin ancak %30'u demokratikken 2000'lere geldiğimizde bu oranın %60'lara çıktığını görüyoruz.
Fakat 2010'la başlayan ve 2015'te sertleşmeye başlayan yeni bir trend görüyoruz: Ülkelerin demokrasi kalitelerinde bir düşüş yaşanmaya başlaması. Özellikle 2015'ten sonra demokrasiye desteğin dünya toplumlarının tamamında düşmeye başladığını fark ediyoruz. Bu da dünyanın bir demokrasi krizi içerisine girdiğinin açık bir göstergesi.
Bu tehlikeli trend tüm dünyanın “popüler siyasetin” öne çıkmasını sağlıyor. Demokrasi, refah ve özgürlük vaadinden beklediğini bulamayan dünya toplumları kurtuluş olarak eski toplumsal değerlerine, gelenek ve göreneklerine yöneliyor. Oportünist sağ siyaset “demokrasi kırgınlarının” duygularını sömürerek onları asr-ı saadet vaadiyle kendi lehlerine konsolide ediyor.
Eşiğinde olduğumuz AI Devrimi ile yeniden tanımlamamız gereken “insanlık rolü” gibi devasa bir sorunla karşı karşıyayken, başarızılığa uğrayan demokratik ilerleme deneyimimizin kırıklarını toplamak, ondan faydalanarak tarih boyunca insanlık olarak kaçındığımız tek merkezli güç egemenliği sistemini tesis etmeye çalışan çok becerikli bir güç koalisyonu ile karşı karşıya olmamız gibi çok boyutlu sorunlarla mücadele etmek zorunda olduğumuz bir tarihsel dönemeçteyiz.
